41-DOSTU – DÜŞMANI BELLİ OLMAYAN MESLEK KUYUMCULUK

Kuyumculuğa yeni başladığım yıllarda, yaşadığım semtin, yaptığım işin ve hizmet verdiğim müşterilerin yabancı-sıydım. Bu çok yönlü yabancılık ortamında birtakım hataların olması da elbette ki kaçınılmazdı.

Yine o ilk günlerimde, Murat adlı bir genç sık sık dükkânıma gelir gider olmuştu. Bazen bir çeyrek altın alıyor, birkaç gün sonra onu bozduruyor, sonra yeniden altın alıyordu. Bu sık gelişler sonucu aramızda bir dostluk kurulmuş, kendisine her gelişte çay-kahve ikramında bulunur olmuştum. Haliyle bu geliş ve gidişler sonucu benim kuyumculuktaki acemiliğimi de öğrenmiş oluyordu.

Kurban Bayramı’na 4 gün kala dükkâna gençten biri geldi. Elinde 115 gramlık bir Trabzon seti vardı. Memlekete gideceğini, iki adet bilezik alacağını ve üzerini de para olarak istediğini söyledi. Set yeni olduğu için fiyatı yüksek hesaplamıştım.

t

Ben ona vereceğim bilezikleri tartarken genç adamın devamlı konuşuyor olmasını, dikkatimi başka alanlara çekme çabası olarak değerlendirdim ve kuşku duymaya başladım. Çünkü geçmiş olaylarda böyle deneyimlerim vardı ve onları hatırlamıştım.

Bu kuşkuyla bilezikleri ve üstünün parasını ödemeden, benden tecrübeli ve bilgili iki kuyumcu arkadaşa yardımcımla gönderip set hakkındaki fikirlerini aldım. Her ikisi de bakıyorlar ve “Tamamdır. Şüpheye mahal birşey yoktur” diyorlar. Ne var ki bendeki kuşku kaybolmuş değil.

O an telefonum çaldı. Bir müşterim çeyrek altın fiyatı soruyordu. Kısaca cevap verdikten sonra karşımdaki telefonu kapattı. Ama ben bu telefonu fırsat bilerek karşımda biri varmış gibi sözlerime devam ettim.

“Tamam komiserim, buradayım. Hemen mi geliyorsun Bekliyorum. Sevinirim…”

Telefonu henüz kapatmıştım ki, genç adam çok sıkışmış olduğunu, yakında bir tuvalet bulunup bulunmadığını sordu ve benim cevabımı beklemeden dükkândan çıkıp gitti. Tabii set de bende kaldı.

Şaşkın ve kararsız kalarak karakolu aradım, ne yapmam gerektiğini sordum. Bende kalan seti karakola götürmemi ve o genç adam yeniden gelirse kendilerine bildirmemi söylediler. Ama durumun ne olduğu henüz belli değilken seti karakola götürmedim. Onlar da beni bir daha aramadılar.

Dükkânı kapadım, Trabzon setini de yanıma alarak benden tecrübeli olan kuyumcu Sinan arkadaşımın yanma gittim. Olayı anlattığımda o da şaşıp kaldı. Seti mihenk taşma sürttük, 22 ayar gösterdi. Set yeni ve çok güzel olduğu için kesmeye kıyamıyorduk. Ama sonunda merakımıza yenik düşerek kenarından demir makasıyla küçücük kestik. Ve o zaman bu çok güzel kaplanmış set içinin tamamiyle bakır olduğunu gördük. Dükkânıma geri döndüm ve şaşkın bir durumda seti kasama koydum.

Aynı günün akşam üzeri, benden sık sık çeyrek altın alan ve sonra da bozduran Murat adlı arkadaş yine geldi. Her zamanki gibi fiyat sorduktan sonra, “Hayrola abi, yüzün sararmış senin. Ters giden bir şey mi var ?” diye sordu. “Bir şeyim yok” dedim. Bu sırada başka müşteriler geldi ve o da çıkıp gitti. Tam dükkânı kapatma saatiydi ki yeniden geldi. Yine çeyrek altın istiyordu. Ama bu arada da ısrarla, “Mustafa ağabey, bir hâl var senin üzerinde. Ama ne ?” diye sorunca ben de olayı anlatmaya başladım.
Benim anlatmam bitince Murat ciddi bir hâl aldı ve “O dediklerin çok büyük bir mafyanın adamlan ağabey. Başına bir belâ gelmesini istemiyorsan emanetlerini geri ver” dedi. Bu gözdağı, Murat’a karşı bir kuşku uyandırdı bende. Bana Trabzon setini getiren adamları Murat göndermiş olmalıydı. Ve o da bu mafya çetesinin etkin elemanlarından biriydi. Bu düşüncelerle dükkânı kapadım ve evime gittim.

Ertesi sabah dükkânı açarken telefon zilinin öttüğünü duydum. Ahizeyi kaldırınca tehditkâr bir ses, “Arkadaş, o seti falanca yere getir ve bırak. Eğer bırakmazsan çocukların bu bayramı babasız geçirirler, bilmiş ol” demez mi ?

Demek bu adamlar, o sahte setle bir başka kuyumcu meslektaşımın canını yakmak isteyeceklerdi. Tüm tehditlere rağmen seti istenen yere götürmedim.

Ertesi gün arifeydi. Çalan telefonda aynı tehdidi bir daha aldım. Bu defa ben, “Arkadaş, seti kestim. Gel kendin al” dedim. Ama yine gelen giden olmadı. Ve bu şaibeli set böylece bende kaldı.

Bir gün sonra Kurban Bayramı’ydı. Bu tatil günlerini fırsat bilerek memlekete gittim.

O günden sonra bir daha dükkânıma ne Murat geldi, ne de o seti getirenler. Onları gönderen de, benim telefonumu verip tehdit ettiren de Murat adlı o kişinin olduğu kesinlik kazanmıştı artık. Anladım ki kuyumcunun dostu bu kadarmış…