47-KADININ ELİNDE KOSKOCA BİN MARK VARDI

İnsan nelere alışmıyor ki… Ben de bir yandan bu koca şehre, bir yandan da kuyumculuğa alışıyordum. Ama gerçekten zorlanıyordum bu alışma süreci içinde. Çünkü İstanbul zor şehirdi. Hele kuyumculuk zorun da zoruydu.

İşlerin kesat gittiği günlerin birinde, açık giyimli ve alımlı iki genç kızla bir kadın girdi dükkânıma. Kadın, cüzdanından çıkardığı 1000 Marki göstererek set alacaklarını söyledi. O kesat günler içinde 1000 Marklık satış hayaliyle içim gıcıklandı, ağzım sulandı.

Bu üç kişi bir saat kadar baktılar, ellediler ve karar veremeden çıkıp gittiler. Ben de hayal ettiğim 1000 Marklık satışı yapamamanın üzüntüsüyle bakakaldım arkalarından.

Az sonra gözüm vitrine ilişti. Birden dondum kaldım. Çünkü o zamanlann gözde modası olan 2 metrelik zincir ve burma bilezik yerinde yoktu.

Büyük bir hayal kırıklığı ve moral çöküntüsüyle İstanbul’da bu işi yapamayacağıma karar verdim, işi bırakmayı bile düşündüm o an.

Ben çevremde aklı ve zekâsı ile sivrilmiş bir kişiydim güya. Ama gelin görün ki, o zeki ve akıllı adam göz göre göre o güne kadar 1 kilodan fazla altınını çaldırmıştı…

Eski ortağım Mehmet Emin o günlerde İstanbul’a gelmek ve burada iş yapmak istiyordu. Ama bu şehirde avukatlık yapan kardeşi Süleyman, şu anlamlı öğüdü vermişti ona:

“Mustafa Karagöz gibi bir adamın 1 kilo altın çaldırdığı yerde sen kendini çaldırırsın. Buna cesaretin varsa gel!”

Bu kötü olaydan da böyle güzel bir nükte doğmuş, bu olayı zamana değerli bir anı olarak taşımıştı.