63-NE KADAR AKILLI OLSAN DA SENİ KANDIRACAK BİRİ ELBET BULUNUR

Kuyumculuğa başlayalı 13 yıl olmuş ve bu süre zarfında hayli tecrübe kazanmıştım. Artık kolay kolay beni kimse kandıramaz diyordum.

îşyerimizi büyütme zamanı gelmişti. Bu düşünceyle karşımızda satılık olan 150 metrekarelik yeri aldık, dekor ve düzenlemelerini yapmaya başladık.

O sırada oğlum Burak’ı sünnet ettirmiş ve Mevlidinin okunması için Bakırköy’de Kur’an Kursu Müdürü olan Kon-ya’lı hemşehrim Mustafa Hoca’yı çağırmıştım. Mustafa Hoca yanma iki hoca daha alarak geldi, Mevlit’i okudu. Aramızdaki dostluk bağı da böylelikle tazelenmiş, güçlenmiş oldu.

Mustafa Hoca’nm, aldığım yeni işyerimden haberi vardı. Bir gün çalan telefonu açan yardımcım, Bakırköy’den Mustafa Hoca’nm benimle görüşmek istediğini söyledi. Telefonu elime alınca da Mustafa Hoca hemen bir ayet okuyup mealini açıkladı. “Bir kişinin hidayetine vesile olmak,’ dünya dolusu altını fakir fukaraya dağıtmaktan daha hayırlıdır.” Ve ekledi, “Bu sebeple kesinlikle hayır demeyeceksin.” “Peki” dedim ve şu teklifte bulundu Mustafa Hoca:

“Konya’dan gelirken Afyon’da yanıma biri bindi. Asker arkadaşını ziyarete gelmiş. Midyat’lı ve Süryani olduğunu söyledi. Ama asker arkadaşı ve kız arkadaşı sayesinde Müslüman olmuş. Ailesi bu yüzden dışlamış onu. Biz kendisini bir haftadır kurs binasında barındırıyoruz. Efrahim’i sana gönderiyorum. Kuyumculuktan anladığını söyledi. Açmakta olduğun yeni işyerinde hem ondan yararlanır, hem de ona bir imkân sağlamış olursun.”

Bunları dedikten sonra birşey dememe, bir itirazda bulunmama fırsat vermeden telefonu kapadı Mustafa Hoca.

Aradan henüz 10 dakika geçmişti ki, genç ve yakışıklı bir delikanlı içeriye girdi. Sanki önceden birkaç kez gelmiş-çesine dükkânı bu kadar kısa zamanda bulabilmişti. Adını ve geliş amacını söylerken kaptığı bir bezle tezgâhın tozunu alması, samimi ve sıcakkanlı bir insan olduğunu göstermiş, böylelikle işe başlamıştı Efrahim.

O akşam yatmak üzere yine kursa gitti. Ama ertesi gün Mustafa Hoca telefon etti ve “Bu çocuğun kurs binasında devamlı kalması doğru olmaz. Siz kendisine oralarda bir ev ayarlayın” dedi. Bu talimat üzerine Efrahim’e bir küçük yer kiraladık. Konu komşu bir olup yatak-yorgan, halı-kilim gibi ihtiyaçlarını tamamladık. Artık onun da başını sokacağı kendine ait bir evi vardı.

Efrahim’e civar esnaf ve komşularım, herkes büyük ilgi gösteriyor, bu yalnız ve garip kişiye yardımı hayırların en büyüğü sayıyorlardı. Böyle bir şeye vesile oldum diye bana teşekkür edenler bile vardı.

Efrahim’in daha önce kuyumculuk deneyimi vardı ve bu yüzden mesleği öğrenmesi kolay oldu. Zaman zaman kendi özelinden birşeyler anlatıyor, bizi duygulandırıyordü.

“Bir sabah ailemin haberi olmadan namaza kalktım. Namazımı gizlice kıldım ve yeniden yatağıma girdim. Ama babamın her nasılsa bundan haberi olmuş. Ben uyurken kafama öyle bir tekme patlattı ki az kalsın kulağımı kaybediyordum.”

Kısa zamanda sevgi, merhamet ve tüm güzel duygularla doldum bu çocuğa. Perşembe sabahı işe başlamıştı ama hafta sonunda ben tam haftalık verdim. Çünkü çalışkanlığıyla da hak ediyordu bunu. Taşınacağımız yeni işyerinin dekor çalışmalarına bile yardımcı oluyordu. Elinden gelmeyen iş yoktu.

İkinci hafta Cumartesi günü haftalıklarını verirken Ef-rahim’in öbür elemana, “Pazar günü bir araba kiralayıp İstanbul’daki evliya ve sahabelerin türbelerini ziyaret edelim” dediğini duydum. Demek bu çocuk araba kullanmasını da biliyordu. Eşim ve çocuklarım Gürpınar’da yazlıktaydılar. Ona, sen bugün beni yazlığa bırak Efrahim. Yarın o mübarek kişileri birlikte ziyaret edin. Pazartesi günü de sabah 8’de gel beni al ve işyerimizi açalım. Ne dersin?” diye sordum. Çok sevindi. Programı aynen uyguladık ve pazartesi sabahı tam 8’de beni almaya geldi. Ama elinde kocaman bir Kâbe resmi vardı. Onu göstererek, “Ağabey, inşallah yakında buraya gitmek de kısmet olur” dedi. Eşim çok duygulanmıştı. Bana, “Görüyor musun, dün Müslüman olan insan bugün bizi geçti. Bu çocuk Allah’ın bize bir lütfü, bir ders ve imtihan sebebi” diye mırıldanıyordu.

Bu duygularla eşim, kuş sütü eksik olmayan bir kahvaltı masası donattı. Efrahim de arabanın teypine yeni aldığı ilâhi kasetlerinden birini koydu ve bahçede hûşû içinde doyumsuz bir kahvaltı yaptık.

Kahvaltıdan sonra yola çıktık. Yol boyunca yine Efra-him’in almış olduğu öbür ilâhi kasetlerini de dinledik. Ziyaret ettiği uluları-velileri konuştuk. Ve birden aklıma Efra-him’in sünnet olması gerekliliği geldi. Teklif ettim, tereddütsüz kabul etti ve “Tamam ağabey, sonbaharda bu işi de yapıp bitirelim” dedi.

Dükkânımıza geldik. Diğer elemanlardan biri bankaya gitmiş, biri de henüz gelmemişti. Efrahim artık tam güvenimizi kazanmış olduğu için 300 gram 22 ayar hurda altını verip paraya çevirmesi için Kapalıçarşı’ya gönderdim. Bir saat sonra telefonla aradı, “Altınları bozdurdum, geliyorum” dedi. Aradan 4 saat geçti ve Efrahim gelmedi. Cep telefonundan aradım, cevap vermedi. Ben şüphelenmeye başlamıştım ama yanımda çalışan arkadaşlar ona o derece inanmışlardı ki, “O kötü birşey yapmaz ağabey. Mutlaka gecikmesi için bir sebep çıkmıştır. Belki tanıdık birilerini görüp oyalanmış-tır” gibi bendeki şüpheyi dağıtıcı lâflar ediyorlardı. O arada elemanlardan birinin cep telefonunu, öbürünün de saatini kullanmak amacıyla ödünç almış olduğunu öğrendim.

Ve sonunda akşam oldu. Ama Efrahim dönmedi. Diğer elemanlar hâlâ, “Biz kendimizden şüphe ederiz de ondan etmeyiz. Yarın mutlaka gelecektir” diyorlardı. Dükkânı kapattık ve evlerimize dağıldık.

Gece olunca Efrahim kapalı telefonunu açtı. Ama ısrarlı aramalarıma rağmen cevap vermedi. Bu defa mesaj çekmeye başladım. Onu ürkütmemek istiyordum. Mesajlarımda onun iyi bir insan olduğunu, kendisine karşı hâlâ güven duyduğumu söylüyordum. Nihayet cevap verdi. “Abi ben Kıbrıs’tayım. Paranın bir milyarını bir iş için harcadım” dedi. “Olsun, önemli değil. Sen yeter ki gel” diye karşılık verdim. Ama ertesi gün yine gelmedi Efrahim. Açık olan telefonunu da tekrar kapadı. Akşam olunca açtı ama cevap vermedi.

Sabah olunca Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’na bir dilekçe ile müracaat ederek şikâyette bulundum. Birası dilekçemi Güngören Emniyeti’ne havale etti. Polis o gece Efra-him’in babasına ulaşıyor ve Emniyet Müdürlüğü’ne getiriyor. Adam Hac’a gitmiş, nuranî yüzlü biri. Midyat’ın Müslüman bir köyünden. Emniyet Müdürü’ne, “Ben o haytayı evlâtlıktan sildim. Mahvetti beni. 30 milyarımı çar-çur etti. Allah onu ıslah etsin” diyor ve şöyle ekliyor:

“Sayın müdürüm. İnan, şimdi burada olsa bir dakikada seni bile ikna eder. O kadar zeki bir çocuktur. Ama bu zekâyı hayra değil şerre kullanır. Sizin anlayacağınız, Efrahim Süıyanilikten Müslüman olmuş biri değildir. Sünnetini de daha çocukken yaptırmışımdir. Ama zeki dedim ya, milletimizin din üzerindeki hassasiyetini ve hamiyetperverliğini iyi bildiğinden bu yolu tutmuş, insanları böyle kandırmaktadır” diye uzun uzun oğlunu anlatıyor bağnyanık baba..

Ben mahkemede ifade verirken hakim gülerek bana, Ef-rahim’in benden sonra iki kişiyi daha aynı yöntemle dolandırmış olduğunu söyleyince dondum kaldım.

Aradan 4 yıl geçti ama Efrahim’den hâlâ haber yoktu. Ama rastlantıya bakın ki, bu kitabın tam da “Efrahim” bölümünü yazarken işyerime bir avukat geldi, “Mustafa beyle görüşmek istiyorum” dedi. “Buyurun, benim” diyerek yer gösterdim. Oturdu ve “Efrahim bir başka olaydan dolayı şu an cezaevinde. Ben sizinle uzlaşmaya geldim” dedi. Ben de, “Şu kadar zararım var avukat bey. Bu para ödenmeden kesinlikle uzlaşmam” karşılığını verdim. Aldığım cevap çok enteresandı.

“Babasının bu parayı ödemesi imkânsız. Ancak Efrahim cezaevinden çıkınca ödeyeceğine söz verdi. Size de çok selâmı var.”

Gülmemek için kendimi zor tuttum. Ve uzlaşmadım. Şimdi Efrahim’in dışarı çıkacağı günü bekliyorum. Tabii, neden beklediğimi bilmeden. Bir garip duygu işte…